Sunday, June 22, 2008
SUÇLU
- Oğlum Yavuz, daha kahvaltını bitirmedin. Nereye gidiyorsun?
- Yeterince yedim anne. Servisim neredeyse gelmek üzeredir.
Annem bana çok düşkündür. Her şeyimle büyük bir titizlikle ilgilenir. Ne de olsa ailenin tek çocuğuyum. Doğrusu bu durumdan bazen sıkılmadığımı söylesem yalan olur. Ama ne yaparsın, anne işte.
Eyvah yine çantamı düzenlemedim. Bugün günlerden ne? Cuma olmalı. Bu son düşünce gözlerimde vahşi bir parıltıya dönüşüyor. Oh be yarın tatil. Aslında okulumu seviyorum. Ama okulu tatillere tercih edecek kadar değil. Son kitabı da rast gele yerleştirirken, annemin sesiyle kendime geliyorum.
- Oğlum bu ne yavaşlık. Servisin dışarıda seni bekliyor. Çabuk ol.
Annem cam kenarında, perdeyi hafifçe aralamış dışarıyı seyrediyor. Acele etmem lazım. Böylesi durumlarda annemin öfkeyle bana patlaması an meselesi. Nereden mi biliyorum? Tecrübe konuşuyor.
- Tamam anne. Gidiyorum.
Annem beni kapıdan yolcu ederken yanağıma bir öpücük konduruyor. Bu iyiye işaret. Demek ki bugün annemin tahammül sınırını aşmamışım.
- Öğlen yemeğini iyi ye. Yaramazlık da yapma.
Bu son söz gururuma dokunuyor. Bu sözü her anne çocuğuna söyler mi acaba? Yoksa bu bana özel bir ikram mı? Her neyse şimdi anneme uslu bir çocuk olduğumu ispatlayacak kadar zamanım yok. Hem zamanım olsa da sanki annemi ikna edebileceğim. Bütün çocukların kaderi bu deyip geçiyorum.
Evimiz giriş katın üstü. Ayakkabılarımı özensiz bir şekilde yere vurarak giyiyorum. Bu hareketimi annemin hiç sevmediğini biliyorum. Bu dünyada annesinin her istediğini yapan bir çocuk var mı acaba? Yoksa tek istisna ben miyim? Asansör kullanmama gerek yok. Bir ok gibi dışarıya fırlıyorum. Beyaz saçlı servisçi amca gerçekten de çok sabırlı. Arabanın arka tarafında bir yere yerleşiyorum. Eyvah yine kızların arasında kaldım!
Servisimiz ağır akan araba nehrinde ilerliyor. Trafik çok kötü görünüyor. Yollarda kaza olmalı. Bu durumdan şikayetçi olduğumu sanmayın. Elbette bir kaza sonucunda kimsenin canının yanmasını istemem ama trafik yüzünden ilk iki dersi kaçırsak hani fena olmaz. Aslında bugün ilk iki saat sevdiğim bir ders var, Türkçe. Ama doğrusu Türkçe hocasının verdiği ödevi yapmadım. Türkçe hocamız çok iyi bir hoca. Ödev yapmadı diye bir öğrenciyi ne döver ne de azarlar. Yine de onun güvenini kaybetmek istemezdim. Yoksa şimdi serviste onun verdiği ödevi yapmalı mı? Trafik akmaya başlarsa ödevi bitiremem, yok eğer akmazsa ilk iki dersi kaçırabileceğimden ödevi boşuna yapmış olurum. Üçüncü bir ihtimal daha var ama onu düşünmek bile istemiyorum. Dışarıda arabaların içindeki insanları seyretmek daha zevkli. Arabada yine aynı müzik kanalı ve aynı şarkılar. Şarkı sözlerini pek iyi anlamıyorum ama hareketli bir müziğin ritmine teslim olmak hoş.
Okula birinci dersin sonunda varıyoruz. Servisten ağır hareketlerle en son ben iniyorum. Zamana oynayan bir futbolcu gibiyim. Korumaya çalıştığım şey bir galibiyet değil. Sıfır-sıfır bir beraberlik de kurtarır beni. Koridor da yavaş yürüdüğümü gören bir öğretmen sesleniyor bana:
- Oğlum, bu ne yavaşlık. Ders bitmek üzere, biraz acele etsene!
Bu sözler adımlarımı hareketlendirmeye yetiyor. Sınıfın kapısını usulca açarak “Afedersiniz, hocam servis trafikten dolayı geçikti.” Öğretmenimden özür dileyerek doğruca yerime oturuyorum. Hocam tahtada bir şiir incelemesi yapıyor. Acaba ödevleri kontrol etmiş midir? Yanımdaki arkadaşıma bunu şimdi soramam. Gözler henüz benim üzerimde. Bir sınıfa geç girdiğinizde dünyanın merkezi olduğunuz hissine kapılmanız normal. Dikkatler üzerimden dağılır dağılmaz şu ödev işini sormam lazım.
**********
- Zeynep kızım, vakit çok az kaldı. Kalk ve kahvaltını yap artık.
Neden beni annem hep uykunun en tatlı yerinde uyandırır ki? Biraz geç yattığım doğru. Akşam “Beşinci Boyut”un hem yeni hem de eski bölümünü izledim. Bundan ödevimi yapmadığım sonucunu çıkarmayın. Televizyonun karşısına geçmeden önce tüm ödevlerimden arındım.
Yataktan kalktım. Banyoda elimi yüzümü yıkadım. Mutfağa geçip kahvaltı masasına oturdum. Bir parça ekmeğe çokokrem sürdüm. Babam çoktan evden çıkmıştı. Benim hem annem hem de babam öğretmen. Annemle aynı okula gidiyoruz. Tabi ki ben öğretmen değilim, ben üçüncü sınıf öğrencisiyim. Okul önlüğümü giyip banyoya gidiyor ve aynanın karşısında saçlarımı tarıyorum.
- Kızım hava soğuk, saçlarını ıslatma, yoksa soğuk alacaksın yine.
- Tamam anne.
Bu arada en sevdiğim tokam nerede benim? Şu kelebekli, kırmızı toka… Şimdi bunu anneme nasıl söyleyeceğim? Eşyalarımı kaybetmede ne kadar iyi olduğumu söyleyecek bana. Bir eşyayı kaybetmek o kadar da zor değil. Azıcık dikkatsizlik yeter. Neyse bugün şanslıyım. Kısa sürede tokamı buluyorum. Saçlarım kahverengi ve uzun. Gözlerimse açık kahverengi. Saçlarımı topladım. Montumu giyindim. Artık hazırım.
- Güzel kızım, hiçbir şeyi unutmadın değil mi?
- Hayır anne, her şeyimi kontrol ettim tamam.
Annem kapıyı açıyor, ben de ayakkabılıktan ayakkabılarımı alıp giyiyorum. Otobüs
durağına yürüyoruz. Ben annemle okula hep otobüsle giderim. Az sonra otobüse biniyoruz.
Orta kapıya yaklaşıp ayakta bekliyoruz. Okulumuz sadece birkaç durak ileride. Havalar güzel olduğunda bazen annemle okula yürürüz. Otobüsten inerken gözüme yeni çiçek açmış ağaçlar çarpıyor. Her şey ne kadar da güzel. Kışın son demlerini yaşıyoruz. Çiçekler ve yeşil çimenler, bize baharın ayak seslerini müjdeliyor.
Birkaç dakika yokuş aşağı okula doğru yürüyoruz. Okulun bekçisinin yanından geçip bahçeye giriyoruz. Bahçenin bir kenarında kendi aralarında koyu bir sohbete dalmış dört sınıf arkadaşımı görüyorum. Dersin başlamasına 20 dakika var. Annemden izin alıp soluğu arkadaşlarımın yanında alıyorum.
-Merhaba arkadaşlar! Ne yapıyorsunuz böyle?
-Bir şey yapmıyorduk, sadece sohbet ediyorduk. Diye cevap veriyor Betül.
Şakayla karışık bir ses tonuyla soruyorum:
-Kızlar yoksa beni mi çekiştiriyordunuz?
Bu defa Verda biraz safça sorumu cevaplıyor:
-Hayır, sadece Pazartesi günü olacak sınavı konuşuyorduk.
Müberra biraz düşünceli görünüyor.Bir sorunu mu var acaba diye düşünüyorum.
Ama bunu diğer arkadaşlarımın önünde ona sormak istemiyorum. Her neyse ben bir ara fırsat bulup Müberra’nın canını sıkan bir şey olup olmadığını sorarım. Ben ona bunu sormayı unutsam bile o bana mutlaka açılır. Övünmek gibi olmasın ama arkadaşlarım tüm sorunlarını benimle paylaşırlar.
Bu düşünceler bir şimşek gibi zihnimden geçerken aniden zil çalıyor. Ümran:
-Haydi kızlar sınıfa gidelim. Derse geç kalmak istemeyiz değil mi?
Derse girince içimi bir sevinç kaplıyor. Ben ödevlerini düzenli bir şekilde yapan çalışkan ve başarılı bir öğrenciyim. Öğretmenlerim ve arkadaşlarım beni çok seviyor, ben de onları çok seviyorum. Eskiden sınıf başkanıydım. Şimdi ise Betül sınıf başkanı.
Ah!!! İşte öğretmenim de geldi.
İKİNCİ BÖLÜM
Oh be yine ucuz atlattım. Türkçe öğretmeni ödevleri bugün kontrol etmedi. Bu işin gelecek haftaya kadar yolu var. Kararlıyım. Hafta sonu tüm ödevlerimi bitireceğim. Öğretmenimin gözünden düşmek istemiyorum. Zil çalıyor. Bu öğleden önce son teneffüs olacak.
Son dersleri oldum olası çok sevmişimdir. Teneffüse çıkıyorum. Koridorda kaybedecek vaktim yok. Bu son teneffüs sadece on dakika. Yani her saniyesi altın değerinde. Koşarak Ege, Mustafa, Ahmet ve Fatih’i takip ediyorum. Fatih’in elinde eski bir futbol topu var. Az sonra halı sahadayız. Yalnız halı sahayı bizden önce işgal etmiş altı öğrenci var. 3 D sınıfının öğrencileri bunlar. Kendi aralarında paslaşıyorlar.
Fatih onlara meydan okurcasına sesleniyor:
- Bizimle bir maç yapmaya ne dersiniz? Yüreğiniz buna yetiyor mu?
Karşı gruptan en uzun boylu öğrenci cevap veriyor:
- Size ağzınızın payını vermek bizi ancak mutlu eder.
- Haydi öyleyse bu kale bizim, karşı kale de sizin. Ya Bismillah!
Fatih topu havaya atarak oyunu başlatıyor. Ortalık cehennem gibi. Kim hangi takımdan belli değil. Nizami bir maç için zaten vakit de yok. Bizim kalemizde Mustafa var. Mustafa en uzun boylumuz. Karşı takımdan ilk sert şutu kahraman kalecimiz kurtarmayı başarıyor. Şimdi top bende. Ama o da ne? Kendimi yerde buluyorum. Fatih bana açık bir faul yapıldığını iddia ediyor. Ben ise hiçbir şeyi anlamış değilim.
Bu arada kalemizde ilk golü yedik. İçeriye giriş zilinin çalmasına çok az var. Hepimiz çok hırslıyız. Yenilip 3D sınıfının diline sakız olmak istemiyoruz. Bu yüzden daha da hareketli olmaya başladık. Ben hızlı bir şekilde bir gol atıyorum. Hepimiz sevinçten uçuyoruz.
Bu defa Ege iyi şut atıyor ama ne yazık ki gol olmuyor. Onlardan biri geliyor ve bir şut atıyor. Bu defa yine Ege iyi bir şut atıyor ve gol!!! Berabere kalıyoruz. Bu arada zil çalmışta bizim haberimiz yok. Nöbetçi öğretmen bizi görüyor ve kızıyor:
-Oğlum zili duymadın mı, diyor sinirli bir şekilde. Biz kaçıyoruz. Sınıfa gidiyoruz. Ama içimiz rahat. Çünkü din kültürü öğretmeni bize hiç kızmaz. Sonra zil çalıyor. Yemek yeme saati gelmişti. Biz erkekler yemeğe gittik. Yemekte ne yazık ki sevdiğim şeyler yoktu.
Ben de yemeğimi arkadaşlarıma vermek istedim. Ama arkadaşlarımdan hiç biri yemek istemedi. Hatta yemek yemeyi en çok seven arkadaşım bile yemeğimi yemek istemedi.
İçimden, ben de kantinde yerim, dedim ve kantine indim.
Kantin de birkaç dakika ne alacağımı yani yiyeceğimi düşünmeye başladım. Canım iki şey almak istiyordu ama o iki şeyi almak için param yetmezdi ki alayım. Bende kantinden tost
ve meyve suyu aldım. Param anca yetti. Annemi anlamıyorum. Bütün arkadaşlarımın anneleri onlara beş altı YTL, benim annem bana sadece iki ytl veriyor. Neyse ben de tüm arkadaşlarım gibi tostumu yiyip bitirdim. Mideme afiyet olsun.
**************
Teneffüs zili çaldı. Bu üçüncü teneffüs. Topumu aldım. Koridorda arkadaşlarımla
oynamaya başladım. Bir öğretmen bizi gördü ve:
Çocuklar, burada oynamayın. Gidin dışarıda oynayın, dedi. Biz de dışarıya çıktık ve oynamaya başladık. Oyunumuzun adı yakar toptu. Sonra yine zil çaldı. Dördüncü derse giriyorduk. Dördüncü ders din kültürüydü. Öğretmenimiz bize hikaye anlatmaya başlamıştı. Ege diye bir arkadaşım benim sırama geldi. Çünkü benim yanımda Mustafa adında bir erkek vardı. O Ege’nin en iyi arkadaşlarından biriydi. Sonra öğretmenimiz birlikte oturmamıza izin vermedi. Çünkü herkes birbiriyle konuşuyordu. Bu yüzden de öğretmeni dinlemiyorlardı.
Öğle yemeğine gitme zili çaldı. Zil çalmasaydı da yemeğe gideceğimizi anlayabilirdik.
Çünkü saat on ikiydi. Bu arada din öğretmenimiz bize bir defter verdi.
Ben merakla öğretmenime:
-Öğretmenim, bu defter ne defteri, diye sordum.
Öğretmenim:
- Bu defter sizin iyilik defterinizdir,dedi. Ben:
- Biz bu deftere ne yazacağız, diye sordum. Öğretmenim:
- Bu deftere yaptığınız iyiliklerinizi yazacaksınız. Bakalım kim en çok iyiliği yapacak? Ben, Ümran, Müberra, Betül, Verda yemeğe indik.
Yemekte pek sevdiğimiz şeyler yok. Herkes birbirine yemek vermek istiyor. Sonra da arkadaşlarım arkadaşları küsmesin diye arkadaşlarımın verdikleri yemekleri yemek zorunda kalıyor. Ben de tatlımı arkadaşım Müberra’ya verdim.Yemeğimi on ikiyi on beş geçe bitirdim. Yani on beş dakika yemek yedim.Sonra ben ve arkadaşlarım yemekhaneden çıktık.
Arkadaşlarımla sohbet etmeye başladık.sınıfa giderken arkadaşımın ayağı kaydı ve sonra onu sağlık ocağına götürdük.Ayağına yara bandı yapıştırdık.Bayağı zaman kaybettik.
Sınıfa gidiyoruz. Sınıftan topumu almak için bir arkadaşımı görevlendirdik.
Arkadaşım topu almaya gitti ve topu bize getirdi. Biz yine koridorda oynamaya başladık.
Oynamaya başladığımızda nöbetçi bir öğretmen oyunumuzu bozdu:
- Çocuğum başka oynayacak yer bulamadınız mı? Koridorda oynanmaz diyorum
size kaç kere. Ama siz niye dinlemiyorsunuz anlayamıyorum.
Bir daha sizin burada oynadığınızı görmeyeceğim.
Eğer görürsem çok fena olur ha!
Biz sinirlendik ve sınıfa girdik.
Arkadaşlarımla voleybol oynamaya başladık.
Bu arada ben iyilik defterine yaptığım iyilikleri yazmaya başladım. Arkadaşlarım da iyilik defterine bir şeyler yazmak için sıraya girdiler. Arkadaşlarım iyilik defterine bir şey yazmak için kavga ediyorlar. Ben kavgalarından oldukça rahatsız olduğum için
topumu alıp arkadaşlarımla dışarıya çıktım.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Karnımı doyurduğuma göre bahçede top oynayan arkadaşlarıma takılabilirim. Yukarıya bahçeye doğru çıkıyorum. Bahçede arkadaşlarımı göremeyince yukarı sınıfa çıktım. Hayret arkadaşlarım bu güzel havada sınıfta ne yapıyorlar?
- Hey, ne yapıyorsunuz siz böyle sınıfta? Haydi peşime takılın da dışarıda oyun oynayalım.
Fatih bu önerime pek sıcak yaklaşmadı.
- Dışarıda ne yapacağız ki? Hem bir topumuz bile yok.
- Sahi senin topuna ne oldu?
- Onu diğer sınıftan ödünç almıştım. Topu geri aldılar.
Biraz düşündükten sonra, bir çözüm bulmuş gibi konuşmaya başlıyorum.
- Sorun değil, aşağıda bir top buluruz.
Az sonra bahçedeyiz. Bahçe biraz kalabalık. Bazı öğrenciler ip atlıyor, bazıları futbol oynuyor, bazıları ise birbirini kovalıyor. Ortalık tam bir cümbüş yeri. Biz sağa sola bakınıyoruz. Acaba hangi gruba takılsak diye düşünüyorken, aniden bizim sınıfın kızlarını görüyoruz. Sınıfımızın kızlarından Zeynep, montları sırtlamış arkadaşlarına veriyor. Aklıma bir yaramazlık geliyor. Şu kızlardan birinin montunu şakadan kapsam mı acaba? Biraz kafa bulsak fena mı olur? Gruptan ayrılıp kızların yanına gidiyor ve arkadan Müberra’ya yaklaşıp montunu çekiştirmeye başlıyorum.
- Ne yapıyorsun sen? Montumu bıraksana!
Bu arada diğer kızlar da gelip beni durdurmaya çalışıyorlar. Ben montu alamayacağımı anlayınca Fatih’i çağırıp oradan uzaklaşıyorum.
Arkadaşımla bahçedeki bankta biraz oturup, diğer öğrencileri izliyor ve sohbet ediyoruz. Az sonra yine sıkılıp bahçede dolanmaya başlıyoruz. Bu arada yine bizim kızlarla karşılaşıyoruz. Yakar topu oynuyorlar.
- Fatih, baksana biz bir top bile bulamazken, bizim kızlar yakar topu oynuyorlar.
- Ne yapalım, biz kız değiliz ki yakar topu oynayalım.
Bu arada Müberra’nın attığı top merdivenlerden aşağı gidiyor. Müberra topun peşine takılıyor, ama arkadaşım Fatih daha hızlı koşuyor. Fatih topu kapıp bana gönderiyor. Şimdi top ben de. Ama o da ne, Zeynep karşımda ve topu benden almaya çalışıyor. Aramızda bir itiş kakış… Ben kendimi kaybetmek üzereyim. Elimdeki naylon su şişesini Zeynep’in kafasına indiriyorum. Zeynep yerde acısından iki büklüm. Elini yüzüne götürmüş sessizce ağlıyor. Yoksa elimdeki şişe gözüne mi isabet etti? Aman Allah’ım! Ben ne yaptım böyle?
Zeynep’i gören nöbetçi öğretmen bize doğru ilerliyor. Her şey donmuş, zaman durmuş gibi. Herkes ağır çekimle hareket ediyor. Aniden bahçeden dışarıya doğru tüm gücümle koşmaya başlıyorum. Ne yapacağım ben? Ya Zeynep’e kötü bir şey olduysa? Nereye gideceğim? Beni hiç kimsenin bulamayacağı bir yere gitmeliyim. Allah’ım ne olur bana yardım et. Aslında ben kötü bir çocuk değilim? Ben bunların olmasını hiç istemezdim. Düşüncelerim yağmur gibi doludizgin boşalırken, adımladığım yolların beni nereye götüreceğini hiç bilmiyorum. Tek bildiğim şey her şeyden ve herkesten kaçmam gerektiği. Hatta kendimden bile kaçmalı ve uzaklaşmalıyım…
***********************
Ben dışarıya çıktığımda arkadaşlarımı dışarıda görüyorum. Arkadaşlarım beni bekliyor. Onların yanlarına gittim. Arkadaşlarım, benim geri dönüp montları almam gerektiğini söylediler. Ben:
-Ben niye alıyormuşum? Gidip siz alsanıza! Hem ben daha yeni geldim. Ben almam, demiş olayım. Ruhsar:
-Ama biz iki saattir seni bekliyoruz. Lütfen sen git al. Ben onlara kıyamayıp acıdım. Hem ben geç kalmıştım. Bu da bana ceza olsun. Ben:
- Peki öyle olsun. Ben gidip montları alıyorum. Bu top sizde kalsın.
Ben gelene kadar ona iyi bakın. Sakın sakına kimseye vermeyin tamam mı? Eğer verirseniz sizinle küserim demiş olayım ha. Hey onu size emanet ediyorum. Emanete sahip çıkılır. Benim güvenimi azaltmayın. Yoksa bir daha hem size oynatmam hem de size bir daha güvenmem. Betül:
- Tamam tamam sahip çıkarız sen hiç merak etme! Haydi çok konuştuk ve ben çok üşüdüm. Sen hemen git montlarımızı al. Bizi de daha fazla üşütme. Ben:
-Tamam tamam, kızma. Hemen gidip alırım.
Ben sınıfa gidiyorum. Arkadaşlarımdan bazıları sınıftalar. Onları görüyorum.
İçimden:
-Hemen şu montları alayım da buradan sıvışayım. Hem ne kadar çabuk olursam o kadar iyi olur. Çünkü oyun oynamaya daha fazla vakit kalır. Arkadaşlarıma:
-Arkadaşlar! Burada ne yapıyorsunuz acaba? Sueda:
- Hiç ben tahtaya bir şeyler yazıyorum. Bazıları da oyun oynuyorlar. Yani pek bir şey yapıyor sayılmayız.
Ben:
-İyi o zaman haydi güle güle! Diyerek sınıftan ayrılıyorum. Montlar elimden uçuyormuş gibi oluyor. Az sonra dışarıdayım.
Müberra’nın montunu Yavuz çekiştirmeye başlıyor. Müberra:
- Montumu bıraksana! Diyor. Sonunda Yavuz bırakıyor. Sonra arkadaşlarım:
-Nerede kaldın Zeynep? İki saat seni bekliyoruz.
- Geldim işte görmüyor musun? Haydi oynamaya başlayalım mı?
-Başlayalım başlamasına da birkaç kişi daha lazım. Aaaaaaa! Bak şuradaki arkadaşlarla oynayalım olmaz mı?
-Olmaz. Onlar bizim sınıftan değil. Bizim sınıftan olması gerekiyor.
-O zaman Müberra alsın birkaç kişi! Sakın bana bakmayın. Ben montları getirdim. Bir daha sınıfa gitmem de gidemem de.
- Tamam, Müberra alsın birkaç kişi. Müberra:
-Niye ben alıyormuşum birkaç kişi? Ben:
-Lütfen Müberra sen al. Müberra:
Tamam. Müberra sınıfa gidiyor. Sueda’yı ve birkaç kişiyi daha alıp geliyor. Ben:
- Şimdi başlayalım mı? Ruhsar:
- Başlayabiliriz. Sonra oyuna başlıyoruz. Herkes sevinçle oyunu oynuyor. Ben de sevinçliyim. Sonra Müberra topu yanlış yere atıyor. Top merdivenden düşüyor. Fatih topu alıyor ve Yavuz’a veriyor. Yavuz topu bana vermek istemiyor. Yavuzdan topu almaya çalışıyorum. Fakat o da ne? Yavuz’un yüzünde büyük bir öfke dalgalanıyor. Aniden Yavuz şişeyle kafama indiriyor. Ben ne olduğunu anlamamış bir vaziyette dizlerimin üzerine çömelerek yerde sessizce ağlıyorum. Canım çok acıyor ama sessiz hıçkırıklarımı sanırım benden başka kimse duymuyor. Sonra neden bir çift güçlü kol beni çömeldiğim yerden kaldırıyor.
Dördüncü bölüm
Yolları ben mi koşuyorum yoksa düşüncelerim mi? Nereye sığınacağım şimdi? Bana kim yardım edecek? Arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım? Öğretmenime ne söyleyeceğim? Ya annem babam? Her gördüğüm şey üzerime yürüyor gibi? Ben suçluyum. Hem de Kabil kadar suçlu. Ya Zeynep’e kötü bir şey olduysa? Bu son soru işareti zihnimde büyüyor ve adımlarımla yarışmaya başlıyor.
Yürüdüğüm kaldırımlar korkularımla döşeniyor. Her kaldırım taşında kendimi görüyorum. Acaba Polis peşime düşmüş müdür? Öğretmenim beni sınıfta görmeyince ne yapacak? Bir anda tüm bu kuruntular daha büyük bir endişenin altında eziliyor. Ya Allah? O beni affeder mi? Kaldırımda karşılaştığım tek tük kişiyi hızla geçerek onlarla arama mesafe koyuyorum. İnsanın gidecek bir yerinin, sığınacak bir kimsesinin olmaması ne kötü? Demek ki ödev yapmamaktan daha kötü şeylerde varmış.
Aniden karşımda duran camiyi fark ediyorum. Tamam buldum. Camiye gidip Allah’tan yardım dileyeceğim. Annem Allah tüm duaları kabul eder demiyor muydu? Çekine çekine camiye giriyorum. Cami tenha. Kıbleye doğru oturuyor ve elimi açıp ağlayarak dua etmeye başlıyorum.
- Allah’ım ne olur arkadaşım Zeynep’e kötü bir şey olmasın? Allah’ım sen Zeynep arkadaşımı koru? Allah’ım çok kötü bir şey yaptım ve arkadaşıma vurdum. Aslında senden af dileyecek yüzüm yok. Biliyorum ben çok kötü biriyim. Bugün büyük bir günah işledim. Lütfen beni bağışla. Söz veriyorum, bundan sonra çok iyi bir çocuk olacağım, ödevlerimi hep zamanımda yapacağım, yemeğimi bitireceğim, annemi dinleyeceğim ve asla kimseye vurmayacağım.
Gözlerimden boncuk boncuk yaşlar boşanıyor. Dualarım acaba kabul edilecek mi? Allah suçlu çocukların duasını da kabul eder mi? Ya Zeynep hastaneye kaldırıldıysa? Tekrar ellerimi semaya açıyor ve bu defa daha hararetli bir şekilde dua etmeye başlıyorum.
- Allah’ım tamam ben kötü bir çocuğum ama lütfen bana yardım et. Senden başka sığınacak hiç kimsem yok. Hem ben hapse de girmeye razıyım. Yeter ki arkadaşım Zeynep’e kötü bir şey olmasın. O çok iyi bir kız ve bunların hiçbirini hak etmedi. Bir anlık öfke sonucu oldu bütün bunlar. Allah’ım sen Zeynep’i koru ve onu hemen iyileştir. Allah’ım………..
Zamanın nabzı durmuş gibi. Ne kadar süre daha dua ettiğimi bilmiyorum. Camiden çıkıyorum. Tek bildiğim biraz daha rahatlamış olduğum. Babam her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu söyler. Kelebekler, arılar, çiçekler, dağlar, ve hatta güneş, ay ve yıldızlar her an Allah’ın adını kendi dillerince zikrederlermiş. En iyisi Allah’a teslim olmak. Bu düşünceler yüreğime biraz su serpiyor ama henüz ne yapacağımı ve nereye gitmem gerektiğini söylemiyor. Okula gidemem. Öğretmenime ve arkadaşlarıma hangi yüzle bakarım? Eve de gidemem, anneme ne açıklama yaparım sonra? Hem belki de okuldan evi aramışlardır bile.
Karşıma çıkan bir parkta mola vermeye karar veriyorum. Sonsuza kadar yürüyemem ya. Bankta oturup kafamı iki elimin arasına alıp kara kara düşünüyorum. Of! Keşke bunların hiçbirisi olmasaydı. Şu an o kadar çaresizim ki. Yerde küçük bir karınca yuvası görüyorum ve onların hummalı çalışmasını seyretmeye başlıyorum. Karıncalar büyük bir özveri ve yardımlaşma ruhuyla bazı şeyler taşıyorlar. Şu karıncalara bak. Allah onlara birbirleriyle yardımlaşmayı ne de güzel öğretmiş. Oysa ki biz insanlar karıncalar kadar bile olamıyoruz. Sürekli olarak birbirimizle uğraşıyor ve enerjimizi boşa tüketiyoruz. Bahar karıncalar için gelmiş olabilir ama benim için şu an tüm bu güzellikler o kadar uzakta ki!
**********************
Ben yerden kalktım. Ama arkadaşlarımın yardımıyla kalktım. Bir yere oturdum. Sonra arkadaşlarımla oynamak istedim. Arkadaşlarım taş atmaca oynuyorlardı. Ben de onlara taşlar getiriyordum. Topumu çimenlerin arasına koydum. Montumu da topumun üstüne koydum. Arkadaşlarımla birlikte oynamaya devam ettim. Arkadaşım Fatma benim montumun üzerine yattı. Sonra kalktı. Ben montumun altında şişman bir şey göremeyince montumu kaldırdım ve altına baktım. O da ne? Topum patlamışta benim haberim yok. Sonra zil çaldı. Sınıfa girdim. Öğretmenim sınıfa girdi ve biz ayağa kalktık. Öğretmenim bir soru sordu ve bu soruya Yavuz’un cevap vermesini istedi. Yavuz’u göremeyince telaşa kapıldı. Teneffüs zili çaldı. Öğretmen bir öğretmene olanları anlattı. Sonra ders zili çaldı. Öğretmenim arkadaşlarıma:
“Yerinize oturun,” diyor. Bazı arkadaşlarım öğretmenin söylediklerini dinlemiyorlar, hala teneffüsmüş gibi oynuyorlar. Betül başkanlığını yapmaya çalışıyor. Ama arkadaşlarım onu dinlemiyor. Onlar oyunlarına devam ediyorlar. Betül:
-Öğretmenim ben onları uyarıyorum ama beni dinlemiyorlar ki!
Öğretmenim:
-Betül sen görevini yap yeterli. Onlar için en büyük ceza öğretmenin onlarla ilgilenmemesidir. Sen dinlemeyenleri kağıda yaz. Ben onlara ne yapacağımı bilirim. Betül:
-Tamam öğretmenim.
Öğretmenimiz sinirli bir şekilde bize:
-Herkes yerine otursun. Oturmayanlar ve beni dinlemek istemeyenler şu sıraya geçsinler orada ne yaparlarsa yapsınlar. İster orada oyun oynasınlar ister başlarını sıraya koyup yatsınlar. İsterlerse de dersle ilgilenmeyip uyusunlar. Diğer öğrencilerimin haklarına niye girsinler ki! Ben isteyenlere, gerçekten öğrenmek isteyenlere ders veririm. İstemeyenlere vermem. Burada zorla ders vermem ben. Hakkıyla öğrenmek isteyenlere ders veririm. Bize bir şey olmaz ki, olan size olur. Dersten geri kalır ve büyüyünce sorumsuz olursunuz. Bu gerekten kötü bir şey. Ben size o kadar değer veriyorum, sizin yaptıklarınıza bakın. Ben galiba size çok değer veriyorum. Bu yüzden şımarıyorsunuz. Terbiyesizler!
Ruhsar:
- Öğretmenim Yavuz’a ne olmuş. Çok merak ettik de. Yavuz’a ne olduğunu anlatır mısınız?
Öğretmen:
-Siz ilk önce kendinizi toparlayıp düzeltin de öyle. Yoksa korkarım daha da çok şımaracaksınız. Hem bir düşünün siz bunu hakediyor musunuz? Hem bakın kaç dakika geçti hala susmadınız. Diğer hakkıyla öğrenmek isteyen öğrencilerimin hakkına girdiniz ve hala utanmıyorsunuz. Yavuz’un nerede olduğunu bilmiyorum.
Yusuf utanma duygusuyla öğretmene dönerek:
- Öğretmenim çok özür dilerim. Sizi çok üzdüm. Ardından Ahmet:
-Öğretmenim ben de çok özür dilerim. Sizin güveninizi azalttığım için ve sizi çok üzdüğüm için özür dilerim. Daha sonra öğretmen:
-Haydi bakalım defterlerinizi açın.
Müberra:
-Hangi defterlerimizi açacağız öğretmenim? Öğretmen:
-Hangi defter olacak kızım matematik defterlerini açacaksınız. Zaten yeterince zaman kaybettik daha fazla zaman kaybetmeye tahammülüm yok! Dedi. Öğretmenimiz Yavuz’u merak etmişti. Ailesine ne diyecekti şimdi? Çok telaşlıydı.
Beşinci Bölüm
Omzuma yaslanan bir el beni dalmış olduğum derin düşüncelerden çekip sıyırıveriyor. Bir anda kendimi gerçeğin buz gibi soğuk dünyasında buluyorum. Gözlerimle buluşan bir çift kahverengi göz içimdeki buzları eritmeye yetiyor.
- Neredesin be koçum? Seni aramadığımız yer kalmadı. Herkesi çok merakta bıraktın.
- Özür dilerim, öğretmenim. Ben çok korkmuştum da.
Bu sözler boğazıma bir diken gibi takılıyor ve ben kendimi hıçkırıklar arasında buluyorum. Müdür yardımcısı hemen araya giriyor,
- Üzülme, bu olayı ucuz atlattık. Zeynep iyi. Ama umarım bu olaydan gereken dersi almışsındır.
Bu son sözler içime büyük bir rahatlama serpiştiriyor. Demek Zeynep iyi. Bu haberle dünyalar benim oluyor.
- Ben böyle olsun istemedim, diyerek daha hafif bir tonla ağlamaya devam ediyorum. Camiye gittim ve Allah’a dua ettim Zeynebe kötü bir şey olmasın diye.
- Tamam yavrum, artık ağlamayı bırak. Haydi kalk eve gitme zamanı. Annen seni çok merak ediyor.
Beyaz renkli arabaya binip, eve gidiyorum. Annem kapıda beni bekliyor. Beni görür görmez bana sarılıp öpmeye başlıyor. Daha sonra müdür yardımcımız da beni yanağımdan öperek evimizden ayrılıyor. Anneme tüm olup bitenleri anlatıyorum.
- Oğlum, öfkene hakim olamayıp, arkadaşını incitmişsin. Arkadaşını Allah korumuş. Dünyada bir kalp kırmak kadar kötü bir şey yoktur. Bence hemen arkadaşını aramalı ve ondan özür dilemelisin.
Annemin tavsiyesine uyarak telefonla Zeynebin evini arıyorum. İlk önce babası çıkıyor ve Zeynebin evde olmadığını söylüyor. Kim olduğumu sorunca hemen Zeynebin sınıf arkadaşı diyerek telefonu kapatıyorum. Yaptığımdan çok utanıyorum ve sesimin titrememesine engel olamıyorum. Akşam yemeğimi yedikten sonra bir defa daha telefonun tuşlarını çeviriyorum. Bu kez karşımdaki ses Zeynebe ait.
Tüm cesaretimi toplayarak konuşmaya başlıyorum.
- Merhaba Zeynep, ben Yavuz. Bugün yaptıklarımdan dolayı lütfen beni affeder misin? Söz veriyorum sana bundan böyle asla bu tür bir davranışta bulunmayacağım.
Önce bir sessizlik oluyor. Sanayiler sanki yıllara dönüşmüş. Acaba beni bağışlayacak mı?
- Tamam, seni affediyorum.
- Teşekkürler, iyi akşamlar.
Telefon konuşması çok kısa sürüyor. Sevinçle mutfağa koşuyor ve anneme müjdeyi veriyorum.
- Anne, Zeynep beni affetti. Yaşasın! Çok mutluyum.
Annem mutfaktaki işini bırakıp alnıma bir öpücük konduruyor.
- Afferin oğlum. Her insan hata yapabilir. Önemli olan bir hatayı doğru bir şekilde düzeltmeyi bilmektir. Gurur bazen insanın doğruları bulmasına engel olur. Sen gururunu yenerek Zeynebi aradın ve ondan özür diledin. Gerçek başarı budur. Ne mutlu sana!
O gece çok zor uyuyorum. Vakit gemek bilmiyor. Tüm bu yaptıklarımdan sonra sınıfa nasıl gidecek ve arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım. Tek tesellim Zeynebin beni affetmiş olması. Diğer gün sabah erkenden kalkıyor ve kahvaltımı yaptıktan sonra her zamanki gibi servise binerek okulun yolunu tutuyorum. Okula vardığımda kalbim yerinden fırlayacakmış gibi son hızla atıyor. Ayaklarımı sürüyerek zorla sınıfa giriyor ve doğruca Zeynebin sırasına doğru ilerliyorum. Zeynep yanındaki arkadaşına bir şey gösteriyor.
- Günaydın, Zeynep. Beni tüm yaptıklarımdam dolayı bağışladığın için sana bu hediyeyi vermek istiyorum, diyerek elimdeki mütevazi hediyeyi ona uzatıyorum.
Kısa bir şaşkınlıktan sonra, Zeynep hediyeyi alıyor ve bana teşekkür ediyor. Kendimi özgürlüğüne yeni kavuşmuş bir kuş kadar hafif hissediyorum. Artık suçlu değilim.
Zeynep EVREN
- Yeterince yedim anne. Servisim neredeyse gelmek üzeredir.
Annem bana çok düşkündür. Her şeyimle büyük bir titizlikle ilgilenir. Ne de olsa ailenin tek çocuğuyum. Doğrusu bu durumdan bazen sıkılmadığımı söylesem yalan olur. Ama ne yaparsın, anne işte.
Eyvah yine çantamı düzenlemedim. Bugün günlerden ne? Cuma olmalı. Bu son düşünce gözlerimde vahşi bir parıltıya dönüşüyor. Oh be yarın tatil. Aslında okulumu seviyorum. Ama okulu tatillere tercih edecek kadar değil. Son kitabı da rast gele yerleştirirken, annemin sesiyle kendime geliyorum.
- Oğlum bu ne yavaşlık. Servisin dışarıda seni bekliyor. Çabuk ol.
Annem cam kenarında, perdeyi hafifçe aralamış dışarıyı seyrediyor. Acele etmem lazım. Böylesi durumlarda annemin öfkeyle bana patlaması an meselesi. Nereden mi biliyorum? Tecrübe konuşuyor.
- Tamam anne. Gidiyorum.
Annem beni kapıdan yolcu ederken yanağıma bir öpücük konduruyor. Bu iyiye işaret. Demek ki bugün annemin tahammül sınırını aşmamışım.
- Öğlen yemeğini iyi ye. Yaramazlık da yapma.
Bu son söz gururuma dokunuyor. Bu sözü her anne çocuğuna söyler mi acaba? Yoksa bu bana özel bir ikram mı? Her neyse şimdi anneme uslu bir çocuk olduğumu ispatlayacak kadar zamanım yok. Hem zamanım olsa da sanki annemi ikna edebileceğim. Bütün çocukların kaderi bu deyip geçiyorum.
Evimiz giriş katın üstü. Ayakkabılarımı özensiz bir şekilde yere vurarak giyiyorum. Bu hareketimi annemin hiç sevmediğini biliyorum. Bu dünyada annesinin her istediğini yapan bir çocuk var mı acaba? Yoksa tek istisna ben miyim? Asansör kullanmama gerek yok. Bir ok gibi dışarıya fırlıyorum. Beyaz saçlı servisçi amca gerçekten de çok sabırlı. Arabanın arka tarafında bir yere yerleşiyorum. Eyvah yine kızların arasında kaldım!
Servisimiz ağır akan araba nehrinde ilerliyor. Trafik çok kötü görünüyor. Yollarda kaza olmalı. Bu durumdan şikayetçi olduğumu sanmayın. Elbette bir kaza sonucunda kimsenin canının yanmasını istemem ama trafik yüzünden ilk iki dersi kaçırsak hani fena olmaz. Aslında bugün ilk iki saat sevdiğim bir ders var, Türkçe. Ama doğrusu Türkçe hocasının verdiği ödevi yapmadım. Türkçe hocamız çok iyi bir hoca. Ödev yapmadı diye bir öğrenciyi ne döver ne de azarlar. Yine de onun güvenini kaybetmek istemezdim. Yoksa şimdi serviste onun verdiği ödevi yapmalı mı? Trafik akmaya başlarsa ödevi bitiremem, yok eğer akmazsa ilk iki dersi kaçırabileceğimden ödevi boşuna yapmış olurum. Üçüncü bir ihtimal daha var ama onu düşünmek bile istemiyorum. Dışarıda arabaların içindeki insanları seyretmek daha zevkli. Arabada yine aynı müzik kanalı ve aynı şarkılar. Şarkı sözlerini pek iyi anlamıyorum ama hareketli bir müziğin ritmine teslim olmak hoş.
Okula birinci dersin sonunda varıyoruz. Servisten ağır hareketlerle en son ben iniyorum. Zamana oynayan bir futbolcu gibiyim. Korumaya çalıştığım şey bir galibiyet değil. Sıfır-sıfır bir beraberlik de kurtarır beni. Koridor da yavaş yürüdüğümü gören bir öğretmen sesleniyor bana:
- Oğlum, bu ne yavaşlık. Ders bitmek üzere, biraz acele etsene!
Bu sözler adımlarımı hareketlendirmeye yetiyor. Sınıfın kapısını usulca açarak “Afedersiniz, hocam servis trafikten dolayı geçikti.” Öğretmenimden özür dileyerek doğruca yerime oturuyorum. Hocam tahtada bir şiir incelemesi yapıyor. Acaba ödevleri kontrol etmiş midir? Yanımdaki arkadaşıma bunu şimdi soramam. Gözler henüz benim üzerimde. Bir sınıfa geç girdiğinizde dünyanın merkezi olduğunuz hissine kapılmanız normal. Dikkatler üzerimden dağılır dağılmaz şu ödev işini sormam lazım.
**********
- Zeynep kızım, vakit çok az kaldı. Kalk ve kahvaltını yap artık.
Neden beni annem hep uykunun en tatlı yerinde uyandırır ki? Biraz geç yattığım doğru. Akşam “Beşinci Boyut”un hem yeni hem de eski bölümünü izledim. Bundan ödevimi yapmadığım sonucunu çıkarmayın. Televizyonun karşısına geçmeden önce tüm ödevlerimden arındım.
Yataktan kalktım. Banyoda elimi yüzümü yıkadım. Mutfağa geçip kahvaltı masasına oturdum. Bir parça ekmeğe çokokrem sürdüm. Babam çoktan evden çıkmıştı. Benim hem annem hem de babam öğretmen. Annemle aynı okula gidiyoruz. Tabi ki ben öğretmen değilim, ben üçüncü sınıf öğrencisiyim. Okul önlüğümü giyip banyoya gidiyor ve aynanın karşısında saçlarımı tarıyorum.
- Kızım hava soğuk, saçlarını ıslatma, yoksa soğuk alacaksın yine.
- Tamam anne.
Bu arada en sevdiğim tokam nerede benim? Şu kelebekli, kırmızı toka… Şimdi bunu anneme nasıl söyleyeceğim? Eşyalarımı kaybetmede ne kadar iyi olduğumu söyleyecek bana. Bir eşyayı kaybetmek o kadar da zor değil. Azıcık dikkatsizlik yeter. Neyse bugün şanslıyım. Kısa sürede tokamı buluyorum. Saçlarım kahverengi ve uzun. Gözlerimse açık kahverengi. Saçlarımı topladım. Montumu giyindim. Artık hazırım.
- Güzel kızım, hiçbir şeyi unutmadın değil mi?
- Hayır anne, her şeyimi kontrol ettim tamam.
Annem kapıyı açıyor, ben de ayakkabılıktan ayakkabılarımı alıp giyiyorum. Otobüs
durağına yürüyoruz. Ben annemle okula hep otobüsle giderim. Az sonra otobüse biniyoruz.
Orta kapıya yaklaşıp ayakta bekliyoruz. Okulumuz sadece birkaç durak ileride. Havalar güzel olduğunda bazen annemle okula yürürüz. Otobüsten inerken gözüme yeni çiçek açmış ağaçlar çarpıyor. Her şey ne kadar da güzel. Kışın son demlerini yaşıyoruz. Çiçekler ve yeşil çimenler, bize baharın ayak seslerini müjdeliyor.
Birkaç dakika yokuş aşağı okula doğru yürüyoruz. Okulun bekçisinin yanından geçip bahçeye giriyoruz. Bahçenin bir kenarında kendi aralarında koyu bir sohbete dalmış dört sınıf arkadaşımı görüyorum. Dersin başlamasına 20 dakika var. Annemden izin alıp soluğu arkadaşlarımın yanında alıyorum.
-Merhaba arkadaşlar! Ne yapıyorsunuz böyle?
-Bir şey yapmıyorduk, sadece sohbet ediyorduk. Diye cevap veriyor Betül.
Şakayla karışık bir ses tonuyla soruyorum:
-Kızlar yoksa beni mi çekiştiriyordunuz?
Bu defa Verda biraz safça sorumu cevaplıyor:
-Hayır, sadece Pazartesi günü olacak sınavı konuşuyorduk.
Müberra biraz düşünceli görünüyor.Bir sorunu mu var acaba diye düşünüyorum.
Ama bunu diğer arkadaşlarımın önünde ona sormak istemiyorum. Her neyse ben bir ara fırsat bulup Müberra’nın canını sıkan bir şey olup olmadığını sorarım. Ben ona bunu sormayı unutsam bile o bana mutlaka açılır. Övünmek gibi olmasın ama arkadaşlarım tüm sorunlarını benimle paylaşırlar.
Bu düşünceler bir şimşek gibi zihnimden geçerken aniden zil çalıyor. Ümran:
-Haydi kızlar sınıfa gidelim. Derse geç kalmak istemeyiz değil mi?
Derse girince içimi bir sevinç kaplıyor. Ben ödevlerini düzenli bir şekilde yapan çalışkan ve başarılı bir öğrenciyim. Öğretmenlerim ve arkadaşlarım beni çok seviyor, ben de onları çok seviyorum. Eskiden sınıf başkanıydım. Şimdi ise Betül sınıf başkanı.
Ah!!! İşte öğretmenim de geldi.
İKİNCİ BÖLÜM
Oh be yine ucuz atlattım. Türkçe öğretmeni ödevleri bugün kontrol etmedi. Bu işin gelecek haftaya kadar yolu var. Kararlıyım. Hafta sonu tüm ödevlerimi bitireceğim. Öğretmenimin gözünden düşmek istemiyorum. Zil çalıyor. Bu öğleden önce son teneffüs olacak.
Son dersleri oldum olası çok sevmişimdir. Teneffüse çıkıyorum. Koridorda kaybedecek vaktim yok. Bu son teneffüs sadece on dakika. Yani her saniyesi altın değerinde. Koşarak Ege, Mustafa, Ahmet ve Fatih’i takip ediyorum. Fatih’in elinde eski bir futbol topu var. Az sonra halı sahadayız. Yalnız halı sahayı bizden önce işgal etmiş altı öğrenci var. 3 D sınıfının öğrencileri bunlar. Kendi aralarında paslaşıyorlar.
Fatih onlara meydan okurcasına sesleniyor:
- Bizimle bir maç yapmaya ne dersiniz? Yüreğiniz buna yetiyor mu?
Karşı gruptan en uzun boylu öğrenci cevap veriyor:
- Size ağzınızın payını vermek bizi ancak mutlu eder.
- Haydi öyleyse bu kale bizim, karşı kale de sizin. Ya Bismillah!
Fatih topu havaya atarak oyunu başlatıyor. Ortalık cehennem gibi. Kim hangi takımdan belli değil. Nizami bir maç için zaten vakit de yok. Bizim kalemizde Mustafa var. Mustafa en uzun boylumuz. Karşı takımdan ilk sert şutu kahraman kalecimiz kurtarmayı başarıyor. Şimdi top bende. Ama o da ne? Kendimi yerde buluyorum. Fatih bana açık bir faul yapıldığını iddia ediyor. Ben ise hiçbir şeyi anlamış değilim.
Bu arada kalemizde ilk golü yedik. İçeriye giriş zilinin çalmasına çok az var. Hepimiz çok hırslıyız. Yenilip 3D sınıfının diline sakız olmak istemiyoruz. Bu yüzden daha da hareketli olmaya başladık. Ben hızlı bir şekilde bir gol atıyorum. Hepimiz sevinçten uçuyoruz.
Bu defa Ege iyi şut atıyor ama ne yazık ki gol olmuyor. Onlardan biri geliyor ve bir şut atıyor. Bu defa yine Ege iyi bir şut atıyor ve gol!!! Berabere kalıyoruz. Bu arada zil çalmışta bizim haberimiz yok. Nöbetçi öğretmen bizi görüyor ve kızıyor:
-Oğlum zili duymadın mı, diyor sinirli bir şekilde. Biz kaçıyoruz. Sınıfa gidiyoruz. Ama içimiz rahat. Çünkü din kültürü öğretmeni bize hiç kızmaz. Sonra zil çalıyor. Yemek yeme saati gelmişti. Biz erkekler yemeğe gittik. Yemekte ne yazık ki sevdiğim şeyler yoktu.
Ben de yemeğimi arkadaşlarıma vermek istedim. Ama arkadaşlarımdan hiç biri yemek istemedi. Hatta yemek yemeyi en çok seven arkadaşım bile yemeğimi yemek istemedi.
İçimden, ben de kantinde yerim, dedim ve kantine indim.
Kantin de birkaç dakika ne alacağımı yani yiyeceğimi düşünmeye başladım. Canım iki şey almak istiyordu ama o iki şeyi almak için param yetmezdi ki alayım. Bende kantinden tost
ve meyve suyu aldım. Param anca yetti. Annemi anlamıyorum. Bütün arkadaşlarımın anneleri onlara beş altı YTL, benim annem bana sadece iki ytl veriyor. Neyse ben de tüm arkadaşlarım gibi tostumu yiyip bitirdim. Mideme afiyet olsun.
**************
Teneffüs zili çaldı. Bu üçüncü teneffüs. Topumu aldım. Koridorda arkadaşlarımla
oynamaya başladım. Bir öğretmen bizi gördü ve:
Çocuklar, burada oynamayın. Gidin dışarıda oynayın, dedi. Biz de dışarıya çıktık ve oynamaya başladık. Oyunumuzun adı yakar toptu. Sonra yine zil çaldı. Dördüncü derse giriyorduk. Dördüncü ders din kültürüydü. Öğretmenimiz bize hikaye anlatmaya başlamıştı. Ege diye bir arkadaşım benim sırama geldi. Çünkü benim yanımda Mustafa adında bir erkek vardı. O Ege’nin en iyi arkadaşlarından biriydi. Sonra öğretmenimiz birlikte oturmamıza izin vermedi. Çünkü herkes birbiriyle konuşuyordu. Bu yüzden de öğretmeni dinlemiyorlardı.
Öğle yemeğine gitme zili çaldı. Zil çalmasaydı da yemeğe gideceğimizi anlayabilirdik.
Çünkü saat on ikiydi. Bu arada din öğretmenimiz bize bir defter verdi.
Ben merakla öğretmenime:
-Öğretmenim, bu defter ne defteri, diye sordum.
Öğretmenim:
- Bu defter sizin iyilik defterinizdir,dedi. Ben:
- Biz bu deftere ne yazacağız, diye sordum. Öğretmenim:
- Bu deftere yaptığınız iyiliklerinizi yazacaksınız. Bakalım kim en çok iyiliği yapacak? Ben, Ümran, Müberra, Betül, Verda yemeğe indik.
Yemekte pek sevdiğimiz şeyler yok. Herkes birbirine yemek vermek istiyor. Sonra da arkadaşlarım arkadaşları küsmesin diye arkadaşlarımın verdikleri yemekleri yemek zorunda kalıyor. Ben de tatlımı arkadaşım Müberra’ya verdim.Yemeğimi on ikiyi on beş geçe bitirdim. Yani on beş dakika yemek yedim.Sonra ben ve arkadaşlarım yemekhaneden çıktık.
Arkadaşlarımla sohbet etmeye başladık.sınıfa giderken arkadaşımın ayağı kaydı ve sonra onu sağlık ocağına götürdük.Ayağına yara bandı yapıştırdık.Bayağı zaman kaybettik.
Sınıfa gidiyoruz. Sınıftan topumu almak için bir arkadaşımı görevlendirdik.
Arkadaşım topu almaya gitti ve topu bize getirdi. Biz yine koridorda oynamaya başladık.
Oynamaya başladığımızda nöbetçi bir öğretmen oyunumuzu bozdu:
- Çocuğum başka oynayacak yer bulamadınız mı? Koridorda oynanmaz diyorum
size kaç kere. Ama siz niye dinlemiyorsunuz anlayamıyorum.
Bir daha sizin burada oynadığınızı görmeyeceğim.
Eğer görürsem çok fena olur ha!
Biz sinirlendik ve sınıfa girdik.
Arkadaşlarımla voleybol oynamaya başladık.
Bu arada ben iyilik defterine yaptığım iyilikleri yazmaya başladım. Arkadaşlarım da iyilik defterine bir şeyler yazmak için sıraya girdiler. Arkadaşlarım iyilik defterine bir şey yazmak için kavga ediyorlar. Ben kavgalarından oldukça rahatsız olduğum için
topumu alıp arkadaşlarımla dışarıya çıktım.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Karnımı doyurduğuma göre bahçede top oynayan arkadaşlarıma takılabilirim. Yukarıya bahçeye doğru çıkıyorum. Bahçede arkadaşlarımı göremeyince yukarı sınıfa çıktım. Hayret arkadaşlarım bu güzel havada sınıfta ne yapıyorlar?
- Hey, ne yapıyorsunuz siz böyle sınıfta? Haydi peşime takılın da dışarıda oyun oynayalım.
Fatih bu önerime pek sıcak yaklaşmadı.
- Dışarıda ne yapacağız ki? Hem bir topumuz bile yok.
- Sahi senin topuna ne oldu?
- Onu diğer sınıftan ödünç almıştım. Topu geri aldılar.
Biraz düşündükten sonra, bir çözüm bulmuş gibi konuşmaya başlıyorum.
- Sorun değil, aşağıda bir top buluruz.
Az sonra bahçedeyiz. Bahçe biraz kalabalık. Bazı öğrenciler ip atlıyor, bazıları futbol oynuyor, bazıları ise birbirini kovalıyor. Ortalık tam bir cümbüş yeri. Biz sağa sola bakınıyoruz. Acaba hangi gruba takılsak diye düşünüyorken, aniden bizim sınıfın kızlarını görüyoruz. Sınıfımızın kızlarından Zeynep, montları sırtlamış arkadaşlarına veriyor. Aklıma bir yaramazlık geliyor. Şu kızlardan birinin montunu şakadan kapsam mı acaba? Biraz kafa bulsak fena mı olur? Gruptan ayrılıp kızların yanına gidiyor ve arkadan Müberra’ya yaklaşıp montunu çekiştirmeye başlıyorum.
- Ne yapıyorsun sen? Montumu bıraksana!
Bu arada diğer kızlar da gelip beni durdurmaya çalışıyorlar. Ben montu alamayacağımı anlayınca Fatih’i çağırıp oradan uzaklaşıyorum.
Arkadaşımla bahçedeki bankta biraz oturup, diğer öğrencileri izliyor ve sohbet ediyoruz. Az sonra yine sıkılıp bahçede dolanmaya başlıyoruz. Bu arada yine bizim kızlarla karşılaşıyoruz. Yakar topu oynuyorlar.
- Fatih, baksana biz bir top bile bulamazken, bizim kızlar yakar topu oynuyorlar.
- Ne yapalım, biz kız değiliz ki yakar topu oynayalım.
Bu arada Müberra’nın attığı top merdivenlerden aşağı gidiyor. Müberra topun peşine takılıyor, ama arkadaşım Fatih daha hızlı koşuyor. Fatih topu kapıp bana gönderiyor. Şimdi top ben de. Ama o da ne, Zeynep karşımda ve topu benden almaya çalışıyor. Aramızda bir itiş kakış… Ben kendimi kaybetmek üzereyim. Elimdeki naylon su şişesini Zeynep’in kafasına indiriyorum. Zeynep yerde acısından iki büklüm. Elini yüzüne götürmüş sessizce ağlıyor. Yoksa elimdeki şişe gözüne mi isabet etti? Aman Allah’ım! Ben ne yaptım böyle?
Zeynep’i gören nöbetçi öğretmen bize doğru ilerliyor. Her şey donmuş, zaman durmuş gibi. Herkes ağır çekimle hareket ediyor. Aniden bahçeden dışarıya doğru tüm gücümle koşmaya başlıyorum. Ne yapacağım ben? Ya Zeynep’e kötü bir şey olduysa? Nereye gideceğim? Beni hiç kimsenin bulamayacağı bir yere gitmeliyim. Allah’ım ne olur bana yardım et. Aslında ben kötü bir çocuk değilim? Ben bunların olmasını hiç istemezdim. Düşüncelerim yağmur gibi doludizgin boşalırken, adımladığım yolların beni nereye götüreceğini hiç bilmiyorum. Tek bildiğim şey her şeyden ve herkesten kaçmam gerektiği. Hatta kendimden bile kaçmalı ve uzaklaşmalıyım…
***********************
Ben dışarıya çıktığımda arkadaşlarımı dışarıda görüyorum. Arkadaşlarım beni bekliyor. Onların yanlarına gittim. Arkadaşlarım, benim geri dönüp montları almam gerektiğini söylediler. Ben:
-Ben niye alıyormuşum? Gidip siz alsanıza! Hem ben daha yeni geldim. Ben almam, demiş olayım. Ruhsar:
-Ama biz iki saattir seni bekliyoruz. Lütfen sen git al. Ben onlara kıyamayıp acıdım. Hem ben geç kalmıştım. Bu da bana ceza olsun. Ben:
- Peki öyle olsun. Ben gidip montları alıyorum. Bu top sizde kalsın.
Ben gelene kadar ona iyi bakın. Sakın sakına kimseye vermeyin tamam mı? Eğer verirseniz sizinle küserim demiş olayım ha. Hey onu size emanet ediyorum. Emanete sahip çıkılır. Benim güvenimi azaltmayın. Yoksa bir daha hem size oynatmam hem de size bir daha güvenmem. Betül:
- Tamam tamam sahip çıkarız sen hiç merak etme! Haydi çok konuştuk ve ben çok üşüdüm. Sen hemen git montlarımızı al. Bizi de daha fazla üşütme. Ben:
-Tamam tamam, kızma. Hemen gidip alırım.
Ben sınıfa gidiyorum. Arkadaşlarımdan bazıları sınıftalar. Onları görüyorum.
İçimden:
-Hemen şu montları alayım da buradan sıvışayım. Hem ne kadar çabuk olursam o kadar iyi olur. Çünkü oyun oynamaya daha fazla vakit kalır. Arkadaşlarıma:
-Arkadaşlar! Burada ne yapıyorsunuz acaba? Sueda:
- Hiç ben tahtaya bir şeyler yazıyorum. Bazıları da oyun oynuyorlar. Yani pek bir şey yapıyor sayılmayız.
Ben:
-İyi o zaman haydi güle güle! Diyerek sınıftan ayrılıyorum. Montlar elimden uçuyormuş gibi oluyor. Az sonra dışarıdayım.
Müberra’nın montunu Yavuz çekiştirmeye başlıyor. Müberra:
- Montumu bıraksana! Diyor. Sonunda Yavuz bırakıyor. Sonra arkadaşlarım:
-Nerede kaldın Zeynep? İki saat seni bekliyoruz.
- Geldim işte görmüyor musun? Haydi oynamaya başlayalım mı?
-Başlayalım başlamasına da birkaç kişi daha lazım. Aaaaaaa! Bak şuradaki arkadaşlarla oynayalım olmaz mı?
-Olmaz. Onlar bizim sınıftan değil. Bizim sınıftan olması gerekiyor.
-O zaman Müberra alsın birkaç kişi! Sakın bana bakmayın. Ben montları getirdim. Bir daha sınıfa gitmem de gidemem de.
- Tamam, Müberra alsın birkaç kişi. Müberra:
-Niye ben alıyormuşum birkaç kişi? Ben:
-Lütfen Müberra sen al. Müberra:
Tamam. Müberra sınıfa gidiyor. Sueda’yı ve birkaç kişiyi daha alıp geliyor. Ben:
- Şimdi başlayalım mı? Ruhsar:
- Başlayabiliriz. Sonra oyuna başlıyoruz. Herkes sevinçle oyunu oynuyor. Ben de sevinçliyim. Sonra Müberra topu yanlış yere atıyor. Top merdivenden düşüyor. Fatih topu alıyor ve Yavuz’a veriyor. Yavuz topu bana vermek istemiyor. Yavuzdan topu almaya çalışıyorum. Fakat o da ne? Yavuz’un yüzünde büyük bir öfke dalgalanıyor. Aniden Yavuz şişeyle kafama indiriyor. Ben ne olduğunu anlamamış bir vaziyette dizlerimin üzerine çömelerek yerde sessizce ağlıyorum. Canım çok acıyor ama sessiz hıçkırıklarımı sanırım benden başka kimse duymuyor. Sonra neden bir çift güçlü kol beni çömeldiğim yerden kaldırıyor.
Dördüncü bölüm
Yolları ben mi koşuyorum yoksa düşüncelerim mi? Nereye sığınacağım şimdi? Bana kim yardım edecek? Arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım? Öğretmenime ne söyleyeceğim? Ya annem babam? Her gördüğüm şey üzerime yürüyor gibi? Ben suçluyum. Hem de Kabil kadar suçlu. Ya Zeynep’e kötü bir şey olduysa? Bu son soru işareti zihnimde büyüyor ve adımlarımla yarışmaya başlıyor.
Yürüdüğüm kaldırımlar korkularımla döşeniyor. Her kaldırım taşında kendimi görüyorum. Acaba Polis peşime düşmüş müdür? Öğretmenim beni sınıfta görmeyince ne yapacak? Bir anda tüm bu kuruntular daha büyük bir endişenin altında eziliyor. Ya Allah? O beni affeder mi? Kaldırımda karşılaştığım tek tük kişiyi hızla geçerek onlarla arama mesafe koyuyorum. İnsanın gidecek bir yerinin, sığınacak bir kimsesinin olmaması ne kötü? Demek ki ödev yapmamaktan daha kötü şeylerde varmış.
Aniden karşımda duran camiyi fark ediyorum. Tamam buldum. Camiye gidip Allah’tan yardım dileyeceğim. Annem Allah tüm duaları kabul eder demiyor muydu? Çekine çekine camiye giriyorum. Cami tenha. Kıbleye doğru oturuyor ve elimi açıp ağlayarak dua etmeye başlıyorum.
- Allah’ım ne olur arkadaşım Zeynep’e kötü bir şey olmasın? Allah’ım sen Zeynep arkadaşımı koru? Allah’ım çok kötü bir şey yaptım ve arkadaşıma vurdum. Aslında senden af dileyecek yüzüm yok. Biliyorum ben çok kötü biriyim. Bugün büyük bir günah işledim. Lütfen beni bağışla. Söz veriyorum, bundan sonra çok iyi bir çocuk olacağım, ödevlerimi hep zamanımda yapacağım, yemeğimi bitireceğim, annemi dinleyeceğim ve asla kimseye vurmayacağım.
Gözlerimden boncuk boncuk yaşlar boşanıyor. Dualarım acaba kabul edilecek mi? Allah suçlu çocukların duasını da kabul eder mi? Ya Zeynep hastaneye kaldırıldıysa? Tekrar ellerimi semaya açıyor ve bu defa daha hararetli bir şekilde dua etmeye başlıyorum.
- Allah’ım tamam ben kötü bir çocuğum ama lütfen bana yardım et. Senden başka sığınacak hiç kimsem yok. Hem ben hapse de girmeye razıyım. Yeter ki arkadaşım Zeynep’e kötü bir şey olmasın. O çok iyi bir kız ve bunların hiçbirini hak etmedi. Bir anlık öfke sonucu oldu bütün bunlar. Allah’ım sen Zeynep’i koru ve onu hemen iyileştir. Allah’ım………..
Zamanın nabzı durmuş gibi. Ne kadar süre daha dua ettiğimi bilmiyorum. Camiden çıkıyorum. Tek bildiğim biraz daha rahatlamış olduğum. Babam her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu söyler. Kelebekler, arılar, çiçekler, dağlar, ve hatta güneş, ay ve yıldızlar her an Allah’ın adını kendi dillerince zikrederlermiş. En iyisi Allah’a teslim olmak. Bu düşünceler yüreğime biraz su serpiyor ama henüz ne yapacağımı ve nereye gitmem gerektiğini söylemiyor. Okula gidemem. Öğretmenime ve arkadaşlarıma hangi yüzle bakarım? Eve de gidemem, anneme ne açıklama yaparım sonra? Hem belki de okuldan evi aramışlardır bile.
Karşıma çıkan bir parkta mola vermeye karar veriyorum. Sonsuza kadar yürüyemem ya. Bankta oturup kafamı iki elimin arasına alıp kara kara düşünüyorum. Of! Keşke bunların hiçbirisi olmasaydı. Şu an o kadar çaresizim ki. Yerde küçük bir karınca yuvası görüyorum ve onların hummalı çalışmasını seyretmeye başlıyorum. Karıncalar büyük bir özveri ve yardımlaşma ruhuyla bazı şeyler taşıyorlar. Şu karıncalara bak. Allah onlara birbirleriyle yardımlaşmayı ne de güzel öğretmiş. Oysa ki biz insanlar karıncalar kadar bile olamıyoruz. Sürekli olarak birbirimizle uğraşıyor ve enerjimizi boşa tüketiyoruz. Bahar karıncalar için gelmiş olabilir ama benim için şu an tüm bu güzellikler o kadar uzakta ki!
**********************
Ben yerden kalktım. Ama arkadaşlarımın yardımıyla kalktım. Bir yere oturdum. Sonra arkadaşlarımla oynamak istedim. Arkadaşlarım taş atmaca oynuyorlardı. Ben de onlara taşlar getiriyordum. Topumu çimenlerin arasına koydum. Montumu da topumun üstüne koydum. Arkadaşlarımla birlikte oynamaya devam ettim. Arkadaşım Fatma benim montumun üzerine yattı. Sonra kalktı. Ben montumun altında şişman bir şey göremeyince montumu kaldırdım ve altına baktım. O da ne? Topum patlamışta benim haberim yok. Sonra zil çaldı. Sınıfa girdim. Öğretmenim sınıfa girdi ve biz ayağa kalktık. Öğretmenim bir soru sordu ve bu soruya Yavuz’un cevap vermesini istedi. Yavuz’u göremeyince telaşa kapıldı. Teneffüs zili çaldı. Öğretmen bir öğretmene olanları anlattı. Sonra ders zili çaldı. Öğretmenim arkadaşlarıma:
“Yerinize oturun,” diyor. Bazı arkadaşlarım öğretmenin söylediklerini dinlemiyorlar, hala teneffüsmüş gibi oynuyorlar. Betül başkanlığını yapmaya çalışıyor. Ama arkadaşlarım onu dinlemiyor. Onlar oyunlarına devam ediyorlar. Betül:
-Öğretmenim ben onları uyarıyorum ama beni dinlemiyorlar ki!
Öğretmenim:
-Betül sen görevini yap yeterli. Onlar için en büyük ceza öğretmenin onlarla ilgilenmemesidir. Sen dinlemeyenleri kağıda yaz. Ben onlara ne yapacağımı bilirim. Betül:
-Tamam öğretmenim.
Öğretmenimiz sinirli bir şekilde bize:
-Herkes yerine otursun. Oturmayanlar ve beni dinlemek istemeyenler şu sıraya geçsinler orada ne yaparlarsa yapsınlar. İster orada oyun oynasınlar ister başlarını sıraya koyup yatsınlar. İsterlerse de dersle ilgilenmeyip uyusunlar. Diğer öğrencilerimin haklarına niye girsinler ki! Ben isteyenlere, gerçekten öğrenmek isteyenlere ders veririm. İstemeyenlere vermem. Burada zorla ders vermem ben. Hakkıyla öğrenmek isteyenlere ders veririm. Bize bir şey olmaz ki, olan size olur. Dersten geri kalır ve büyüyünce sorumsuz olursunuz. Bu gerekten kötü bir şey. Ben size o kadar değer veriyorum, sizin yaptıklarınıza bakın. Ben galiba size çok değer veriyorum. Bu yüzden şımarıyorsunuz. Terbiyesizler!
Ruhsar:
- Öğretmenim Yavuz’a ne olmuş. Çok merak ettik de. Yavuz’a ne olduğunu anlatır mısınız?
Öğretmen:
-Siz ilk önce kendinizi toparlayıp düzeltin de öyle. Yoksa korkarım daha da çok şımaracaksınız. Hem bir düşünün siz bunu hakediyor musunuz? Hem bakın kaç dakika geçti hala susmadınız. Diğer hakkıyla öğrenmek isteyen öğrencilerimin hakkına girdiniz ve hala utanmıyorsunuz. Yavuz’un nerede olduğunu bilmiyorum.
Yusuf utanma duygusuyla öğretmene dönerek:
- Öğretmenim çok özür dilerim. Sizi çok üzdüm. Ardından Ahmet:
-Öğretmenim ben de çok özür dilerim. Sizin güveninizi azalttığım için ve sizi çok üzdüğüm için özür dilerim. Daha sonra öğretmen:
-Haydi bakalım defterlerinizi açın.
Müberra:
-Hangi defterlerimizi açacağız öğretmenim? Öğretmen:
-Hangi defter olacak kızım matematik defterlerini açacaksınız. Zaten yeterince zaman kaybettik daha fazla zaman kaybetmeye tahammülüm yok! Dedi. Öğretmenimiz Yavuz’u merak etmişti. Ailesine ne diyecekti şimdi? Çok telaşlıydı.
Beşinci Bölüm
Omzuma yaslanan bir el beni dalmış olduğum derin düşüncelerden çekip sıyırıveriyor. Bir anda kendimi gerçeğin buz gibi soğuk dünyasında buluyorum. Gözlerimle buluşan bir çift kahverengi göz içimdeki buzları eritmeye yetiyor.
- Neredesin be koçum? Seni aramadığımız yer kalmadı. Herkesi çok merakta bıraktın.
- Özür dilerim, öğretmenim. Ben çok korkmuştum da.
Bu sözler boğazıma bir diken gibi takılıyor ve ben kendimi hıçkırıklar arasında buluyorum. Müdür yardımcısı hemen araya giriyor,
- Üzülme, bu olayı ucuz atlattık. Zeynep iyi. Ama umarım bu olaydan gereken dersi almışsındır.
Bu son sözler içime büyük bir rahatlama serpiştiriyor. Demek Zeynep iyi. Bu haberle dünyalar benim oluyor.
- Ben böyle olsun istemedim, diyerek daha hafif bir tonla ağlamaya devam ediyorum. Camiye gittim ve Allah’a dua ettim Zeynebe kötü bir şey olmasın diye.
- Tamam yavrum, artık ağlamayı bırak. Haydi kalk eve gitme zamanı. Annen seni çok merak ediyor.
Beyaz renkli arabaya binip, eve gidiyorum. Annem kapıda beni bekliyor. Beni görür görmez bana sarılıp öpmeye başlıyor. Daha sonra müdür yardımcımız da beni yanağımdan öperek evimizden ayrılıyor. Anneme tüm olup bitenleri anlatıyorum.
- Oğlum, öfkene hakim olamayıp, arkadaşını incitmişsin. Arkadaşını Allah korumuş. Dünyada bir kalp kırmak kadar kötü bir şey yoktur. Bence hemen arkadaşını aramalı ve ondan özür dilemelisin.
Annemin tavsiyesine uyarak telefonla Zeynebin evini arıyorum. İlk önce babası çıkıyor ve Zeynebin evde olmadığını söylüyor. Kim olduğumu sorunca hemen Zeynebin sınıf arkadaşı diyerek telefonu kapatıyorum. Yaptığımdan çok utanıyorum ve sesimin titrememesine engel olamıyorum. Akşam yemeğimi yedikten sonra bir defa daha telefonun tuşlarını çeviriyorum. Bu kez karşımdaki ses Zeynebe ait.
Tüm cesaretimi toplayarak konuşmaya başlıyorum.
- Merhaba Zeynep, ben Yavuz. Bugün yaptıklarımdan dolayı lütfen beni affeder misin? Söz veriyorum sana bundan böyle asla bu tür bir davranışta bulunmayacağım.
Önce bir sessizlik oluyor. Sanayiler sanki yıllara dönüşmüş. Acaba beni bağışlayacak mı?
- Tamam, seni affediyorum.
- Teşekkürler, iyi akşamlar.
Telefon konuşması çok kısa sürüyor. Sevinçle mutfağa koşuyor ve anneme müjdeyi veriyorum.
- Anne, Zeynep beni affetti. Yaşasın! Çok mutluyum.
Annem mutfaktaki işini bırakıp alnıma bir öpücük konduruyor.
- Afferin oğlum. Her insan hata yapabilir. Önemli olan bir hatayı doğru bir şekilde düzeltmeyi bilmektir. Gurur bazen insanın doğruları bulmasına engel olur. Sen gururunu yenerek Zeynebi aradın ve ondan özür diledin. Gerçek başarı budur. Ne mutlu sana!
O gece çok zor uyuyorum. Vakit gemek bilmiyor. Tüm bu yaptıklarımdan sonra sınıfa nasıl gidecek ve arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım. Tek tesellim Zeynebin beni affetmiş olması. Diğer gün sabah erkenden kalkıyor ve kahvaltımı yaptıktan sonra her zamanki gibi servise binerek okulun yolunu tutuyorum. Okula vardığımda kalbim yerinden fırlayacakmış gibi son hızla atıyor. Ayaklarımı sürüyerek zorla sınıfa giriyor ve doğruca Zeynebin sırasına doğru ilerliyorum. Zeynep yanındaki arkadaşına bir şey gösteriyor.
- Günaydın, Zeynep. Beni tüm yaptıklarımdam dolayı bağışladığın için sana bu hediyeyi vermek istiyorum, diyerek elimdeki mütevazi hediyeyi ona uzatıyorum.
Kısa bir şaşkınlıktan sonra, Zeynep hediyeyi alıyor ve bana teşekkür ediyor. Kendimi özgürlüğüne yeni kavuşmuş bir kuş kadar hafif hissediyorum. Artık suçlu değilim.
Zeynep EVREN
Subscribe to:
Posts (Atom)